Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

İSLAMİ KUDÜS'ÜN MANASI NEDİR?

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    Yazan: Dr. Muhammed AMMARA

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    Arapça’dan Çev:Muhammed TAHA

 

Nasıl ki Mekke'nin her tarafı mukaddes ve Harem ise Kudüs'ün de her tarafı mukaddes ve ha-remdir. Kur' an-ı Kerim bu mukaddes şehre İslami fetihden evvel ve orada İslami mescidler bina edil-mezden evvel de "el-Mescid" ıstılahıyla isimlen-dirmiştir. O tıpkı Mekke'nin "Mescid" olması gibi "Mescid"dir. Yani secde edenlerin kıblesidir. O' na Mescid isminin verilmesi İsra mu'cizesinin vaki ol-duğu, Hicret' den iki sene evvel olmuştur. "Tenzih o Sübhana ki; kulunu bir gece Mescid-i Haram' dan o havalisini Mübarek kıldığımız, Mescid-i Aksa' ya İsra buyurdu. ona ayetlerimizden gösterelim diye! Hakikat bu, O' dur, o işiten-gören!"(El-İsra 1)

İsra ise Mekke Mescidi'nden Kudüs mes-cidine vaki olmuştu. Ve o Allah Subhanehu ve Te'a-la'nın ayetlerinden bir ayet olarak iki mukaddes ha-rem arasında bir rabıta kurmuştur. Ve o bütün nü-büvvet ve risaletlerdeki İlahi Dinin vahdetinin so-mutlaştığı bir rabıtadan ibarettir. Mescidu'l-Haram arzda nas için vaz' olunan ilk evdir ki, son risalet ümmetinin kıblesi olmuştur. Allah, sabık nü-büv-vetlerin kıblesi el-Kudüs ve Mekke arasında İsra ile bir irtibat kurmakla, elbette bununla Din-i İlahi' nin vahdetini, İslam ile kemale ermesini, İslam, akidenin cem' ini, Adem'den Muhammed'e -aley-himu's salahı ve's-selam- bütün rasul ve risaletlere imanı sembolleştiriyordu. "Rasullerinden hiç biri-nin arasını tefrik etmeyiz.."(el-Bakara 285)

Müslümanlar bu şehri fethettiklerinden beri "el-Kuds", o gün ismi "ilya'l Kubra" "el-Kud-su'ş-Şerif" "Beytu'l-Makdis" ve "Haremu'l-Kudsi" olarak isimlendirmekteler. Onlar elbette bununla onun Kudsi isminin mukaddesliğinden geldiğini i'lan etmiş oluyorlar. O gün onda İslami mescidler kurulmamış ve İslam dini ehlinden hiç kimse de oraya dahil olmamıştı.

Müslümanlar, Allah'ın onun için dilemesi-ne muvafık olarak, ona mukaddes harem mu'ane-lesi yapıyorlardı. Fetihler gerçekleştiğinde bu İsla-mi i'tikad tecelli ediyordu. Mekke mukaddes ha-rem olduğundan dolayı, onda kıtal helal değilse, Kudüs'ün müsümanları fatihleri bunun gibi yaptı-lar. Ebi Ubeyde bin e-Cerrah önderliğindeki müs-lüman ordusu gayretlerini, kıtale değil, ahaliye sulh içinde rağbete hasrettiler. Çünkü orası Harem' idi ve onda kıtal helal değildi. Belki bu İslami aki-denin hürmeti tarih asırları boyunca yürürlüğün sürdürmesinden ibarettir. Oysa Ehl-i Salib Kudüs'ü zorla ele geçirmek için hücum etdiler. (H.492-M.1099) bü-tün müslümanları, oradan uzaklaştır-dılar. Orada hakim oldukları vakit yedi gün müd-detle orayı mezbahaya çevirdiler, kurbanlardan Mescid'ul Aksa'ya sığı-nanlara kadar, kurtulan ol-madı. Ehl-i Salib Müslümanları Mescid'de kanlar nehir gibi akana değin boğazladı. Ehl-i Salib süva-rileri orada yüzdüler taki cesedleri bir tepe olunca-ya kadar. Buna rağmen Salahu'd-Din el-Eyyubi (H.532-589-M.1137-1193) bu mukaddes şehre ha-rem mu'amelesi yapdı ki orada kıtal caiz değildir, helal değildir. Slaha'd-Din (H.583-M.1187) Eyyu-bi'ye kadar orada gayretini Ehl-i Salib ile sulha has-retmeye çalıştı. Çünkü o mücerret bir şe-hir değil-di. Orası ancak bir Harem idi, Salahu'd-din'in iba-resiyle; "Muhakkak ki o bize mirastır, bütün ashab-ı diyanete bir mirastır. Onda melekler toplanmştır ve Nebi' miz -s.a.v- oradan semaya yükselmiştir.

İslam'ın bu şehri takdisi, mescid olması, Harem olması ve nübüvvet-i sabıkaların kıblesi ol-ması itibariyledir. Çünkü ancak İslamdır ki; sabık nübüvvet ve risaletlere imanı, akidesinden bir cüz kılmıştır. Kudüs şehri üzerindeki İslam Devletleri-nin siyasi önderliğindeki İslami hükümranlık,  tarihte bütün semavi diyanet mensublarınyla  as-hab-ı mukaddesatın bütününe kudsiyyetini şamil kılmakla  temayuz etmiştir. Yalnız İslam Devleti ve İslami hükümranlıktır ki kendi dışında Kuds-i Şe-rif-i Haremdeki ğayri İslami mukaddesatın emniy-yet ve te'minatını sağlamıştır. Bunun arasında olan aksidir, yani yağmacılıktır.. Bu el-Kudüs şehrini iş-gal eden bütün gayri İslami hükümranlıkların hali-dir. Romalılar da nefisleri için onu yağmalamışlar-dır. Romalı putperestler kendileri dışındaki Yahudi ve Nasa-ra'yı habsetmişti. Daha sonra Nasraniyet-t'e dahil olarakYahudiler dışında orayıyağmala-mışlardır. 

Müslümanlar, Hıristiyan ahalinin talebi üzerine Kudüs'ü fethettikleri vakit -Nasara- ancak orada Yahudiler ve hırsızlardan başka kimse iskan etmiyordu!.. Ehl-i Salib uydurdukları bu sahtekar-lıkla 90 sene orayı işgal ettiler.

         Sonra yahudilerle beraber müslümanları boğazladılar, Şehrin mukaddesatını yağmaladılar. Hatta Mescidi'l Aksa'yı Latin Kilisesi'ne çevirdiler, latin süvarilerinin atlarını bağladıkları bir tabla ola-rak ikta eylediler. Bugün aynı yağmayı Siyonistler Arap varlığını -müslüman olsun nasrani olsun- ora-dan tard ederek  yapmak istemekte, Siyonistler. İs-tila ile yıkarak, değiştirmekte, mukaddesatı tehdit etmekte.

Müslümanlarla gayrileri arasındaki fark bu meselededir. Kudüsün mukaddesliğini izhar et-mek ve onu tahkir etmek. Bu taassuba tekabül eden soyut bir müsamaha değildir. O  ancak din ve dini itikaddır. Ancak islamdır ki ; bütün dini şeriatleri, risaletleri ve sonra ehlinin mukaddesatlarını tanır. O devletini gayri müslimlerin akaidi, haçları ve ki-liseleri, nefisleri, malları, kadınları ve çocukları üzerinde beraber, din ahid ve misak olarak eman sahibi ve muhafız kılmıştır. Yahudiler ise ne Mesi-hileri nede İslamı tanır. Nasranilik ise din ve mu-keddesatı hususunda başka bir yol benimsemiştir.

Bundan dolayı, İslami önderliğin gölge-sindeki, Kudüs’te, bütün mukaddesat ashabı ara-sında, Kudüs’ün kudsiyyetinin genel kabul görme-si soyut bir hoşgörü olmamış ve bundan da vaz ge-çilmemiştir. Oysaki başkaları onu işgal ettiği vakit mukaddesatı tahkire uğramış, yağ-malanmıştır. Kudüs üzerindeki İslami önderlik sadece İslam di-ninin dindarları için değil tüm ashab-ı diyanet için, hakiki maslahatı  sağlamıştır, .

Çünkü bu Kudüs'deki İslami önderliğin te-cessüm etmiş hali olarak İslam itikadının hakika-tindendir. Bize göre bu mukaddes şehrin tarihi bu-nun vesikasıdır. Nasrani kiliselerinin vakıfları bu "nazar"ı izah eden hüccetlerdir. Bu kilise vakıfları müslümanlarındır. Belki bu hüccetlerden çoğu Ki-liselerin eliyle müslümanlara Beyt-i Makdis'in "anahtarlarını" teslim edişlerini izah etmekte.

Bu Kudüs'ün İslam ve müslümanların aki-desindeki makamı, İslam Tarihi'ndeki mevki'i ve İslam Devletlerindeki yerini gösterir. Elbette biz bu tarihin iki cephesindeki tavırlardan bu tavrın ge-reği ile amel edenleriz. (Kudüs'ün) çevre ve arazi-nin çokluğu, şehirlerin en büyüğü ve daha da mü-himmi Filistin Devletinin baş şehri olması itibariy-le(de böyledir.) Siyonistler ile Arabların her ikisi-nin de kalbi durumunda olduğunu hatırlatır. Çünkü o bütünüyle budur, bundan daha fazlasıdır. Çünkü o sayısı 3 milyara ulaşan baliğle olan ümmetin akidesinden bir cüzdür.

         O sadece Filistinlilerden sekiz milyon in-sanın mücerred  vatani bir davası değildir. En azından 300 milyon Arabın ve müzerred kavmi bir müşkili de değildir... O şüphesiz Filistin vatanının başşehridir. Arapların ve siyonistlerin her ikisinin mihveridir. Bundan da ötesi, O, İslami akideden bir cüz ve mukaddes haremdir. O Mekke haremi ile kendi arasında bir rabıtadır. O İslamla gelen Allah dinin akidesinin vahdetinin somutlaşmış ifadesidir. İslami Kudüs ve İslami durumumuzun içerisinde yer aldığı tablo arap toplumunun takadi ve Filistin vatanının imkanlarıyla bağlantılıdır. Bilakis -işaret ettiğimiz gibi- sair dinlerin mütedeyyinleri ve sair ashabı mukaddesatın maslahatına olan İslami Kudüs davası eksiksiz budur.

         Doğrusu bizim Filistin ve Kudüs hakkın-daki -hukuk, sömürg, işgalcilik, ırkçılık- görüşü-müz budur. Mesela G. Afrika’da olduğu gibi kendi ahalisi dışındakiler ırkçıların yerleşmeleri meşru değildir.

         Bir ırkın sömürgeci işgalciliğinin meşrulu-ğuna dair dini hurafeden uzaklaşmalıyız. Bu kaziy-ye zaruri olarak İslam dininden, din ve itikadın faziletinden uzaklaşmaya çağırır, .

         Şu an Filistin ve Kudüs'te ırkçı yerleşimci-ler çeşitli ve mürekkeb unsurların toplanmasından müteşekkildir. Bunlar:

         1-Batı Nasrani ilahiyyatındaki dini bölün-me protestanlıkla başlamış, sonra garb katolik kili-sesine tesir ve zorla galip gelmiştir. Ta ki yahudile-rin Nasraniyeti tanımalarını tahakkuk ettirmelerine karşılık "Nasrani Barışı"nı vazetmişlerdir. Şimdi onlar "Yahova"yı ilah kılmaya çalışıyor ve İsrailde Mesihiliği yerleştirmeyi sağlamak istiyor. Sadece "Mesih-i Fikr" den ibaret değildir. O ancak "İncil-ler ve Dualar" dır! Yahudilerden "gufran" talep edenler için duadır. Sonra "gufran vesika"sına tabi kılarak yaşa-mak.

         2- Seküler sömürgeci. Maddeci ve poziti-vist boyut. Bonapart (1769-1821) pozitivistti. Em-peryalizmin meşruluğuna hizmet için dini hurafe-lere karşı vazifeye çağıran ilk odur. İngiliz emper-yalist siyasisi Saykes , Fransız Pickot ile “M.1916” senesinde Sykes Pickot muahedesini akdettiler. Osmanlı Devletini parçalamak ve Emperyalist kuvvetler arasında arap parçalarına girmek için.

         Kudüs garb nasraniliği ilahiyatının hedefi olduğu gibi, seküler emperyalist batınında hedefi-dir. İngiliz general Allenby M 1917 senesinde Ku-düse girdiği vakit , muhaarribi ehl-i salib papası su-retinde tepinerek demiştir ki: “bugün ehl-i salib harpleri nihayet bulmuştur." O gün ingilizce neşr edilen "Benş" dergisi aslan yürekli kral Richhard'ı ehl-i salibin  temsili resminde dedirtiyor ki " Şimdi rüyam gerçekleşti!"

         Fransız generali Coro ise terörist, seküle-rist Fransa'nın bayrağını yükselterek M1920 sene-sinde Dimeşk'e girdiğinde Selahaddin el- Eyyübi-nin kabrine giderek, başını ayağıyla tekmeleyip de-miştir ki: "İşte biz döndük ey Selahaddin!"

         Garb sekülerinin garb ilahiyatından sonra Kudüs ve Filistin üzerindeki emelleri için ahitleş-miş, kucaklaşmış ve dayanışmaya gitmişlerdir.,

         3-Din ile sömürgeyi cem eden muasır Amerikan emperyalizmi, işte o "Kudüs ve Filis-tin"in cebren siyonist garbın eline geçmesi için "Mesihiye ve Siyonizm" dininin hizmetiyle vazife-lidir. Amerikan kongresi 1995 senesinde aldığı bir kararla Amerikan sefaretini Kudüse nakletmiştir. Binası da İslami hayır vakıflarının arazisi üzerin-dedir. Bu kararın mukaddimesinde şunu söylüyor-lar:"Şüphesiz Kudüs Yahudiliğin ruhi vatanıdır." Bununla beraber yahudilerin nebisi Musa (as) Ku-düste yaşamamıştır, Tevrat orada nazil olmamıştır. Davut ve Süleyman (as) oranın uzun tarihinde öm-redip yaşadılar. Yahudilerin nazarınca O ikisi me-liktiler, resul ve nebi değildiler. Niçin? Kudüs ne zaman Yahudiliğin ruhi vatanı olmuştur?! Şüphe-siz emperyalizm hurafeyi dine çevirerek onunla gasbını , ceberrutluğunu takviye etmektedir1

         4-Son olarak siyonist ırkçılık boyutu ki sırf yahudilikden ırkçılığa dönüşmştür, O'nunla Al-lah'ın Musa'ya (as)inzal ettiği semavi dinin alakası yoktur. Dairat-u Maarifte yahudinin tarifi şudur: O "yahudi anneden doğan "dır, yani bu "biyolojik" bir amil olup, din ve din edinmek değildir. O yahudi ile tahdit etmektedir. Doğan yahudi anneden doğacak, öyleki veledi zina veya mulhid bile olsa yahudi o-lur, Allah'ın muhtar halkı olur ve Kudüs ve Filisti-ni gasp etmeye ve vatan edinmeye hak sahibi olur!

         Bunun gibi, Filistin ve Kudüs hakkındaki sömürgeci, işgalci, emperyalist ve ırkçı yönelişin vazifesi sömürgeye meşruiyet desteğini temin için, hurafeleri, vehimleri ve yalanları din kılmaktır. Irkçı işgalciliğin kılıfını ruhaniyyet yapmaktır. Düşmanımızın hurafeleriyle destekledikleri batılını terketmeyecekmiyiz? Biz, Filistin’in hak, vatan davasını te’yid Arap kavminin ve sadık dini İtikad ve İlah-i Vahiy hakikatlerine dayalı taleple-rini, vaki tarih ve medeniyetin safahatını yalandan arındırmayı ihmal ediyoruz. 

         Şüphesiz onlar Filistin ve Kudüs etrafında-ki tablonun müslüman olmasından hatta niyyetleri-nin güzelleşmesinden korkuyorlar. Onlar bu uzun tarihi çerçevede ecdadlarından miras aldıkları “iman silahının” kıymetini bilmeyen sefihlerdir. Bu sefihler, bu çerçevede ümmetin iman silahını (ellerinden almak için) aralarında çekişme çıkar-tıyorla, bu onların her zamanki tercihleridir.