S. İBRAHİMOĞLU
Toplum
olarak olmamız gereken yerin hayli
gerisinde olmamızın en önemli faktörlerin-den birisi de, hakikatte yaklaşmada ürkekliğimiz olduğunu
düşünüyorum. Hakikatin tasavvurumuz-la aynen çakışması arzusu, insanımızı
yanlış bilgi-lendirildiği gibi yanlış da yönlendirmekte hatta za-man zaman
mahcup hallere dahi düşürebilmekte-dir. Karşımızdakileri çifte standart
uygulamakla suçlarız ama, nefsimizi sorgulamayı da çoğunlukla ihmal ederiz.
Mesela II. Mahmud'u "Gavur
Padişah" olarak tanımlarız da onun torunu olan ve hemen he-men aynı
geleneği sürdüren II. Abdulhamid'i "cen-net mekan sultan Abdulhamid
Han" olarak ifade ederiz neden?
Öncekiler öyle demiş de ondan. Karşı "kızıl sultan" demiş ya o halde bize
de "cen-net mekan" demek düşer. Bakmayız Akif'in "yıkı-lıp gitti
amma ey mülevves devri istibtad" beyitine, bakmayız Said-i Nursi'nin
"Gebermiş istibdadı muhafaza için vaktiyle mesail-i şeriat rüşvet veri-lirdi" (1) sözüne. II.
Abdulhamid'in batılılaşma ça-balarını görmezden geliriz. Örnekler
çoğaltılabilir ancak mevzuumuz bu değil.
Bu yazıya konu olacak VI. Mehmed
Vahi-dettin'in 16 Mayıs 2001 tarihi 75. i ölüm yıldönümü idi. Ve o gün Akit
gazetesinin 14. sayfasında
"va-tancüda padişah Vahidettin Han" başlıklı Metin Hasırcı'ya
ait bir yazı çıktı. Yazı alışık olduğumuz tasavvurumuzla uyuşmayan yönler
kırpılmış ola-rak çıktı. Yazı genel olarak onun hain olmadığı, bir vatansever
olduğu ile ilgilidir. Doğrudur, bugün ar-tık özellikle İlhan Bardakçı'nın
"Şah Baba" isimli kitabından sonra bu kanı büyük ölçüde yıkılmıştır.
Ancak bizim esas üzerinde durmak istediğimiz ko-nu onun vatanseverliğini ispata
çalışmaktan ziyade Vahidettin'in kişiliği ile ilgili olarak imkân nispe-tinde
bilgiyi ortaya koymak ve takriben 600 yıl hü-küm süren Osmanlı Hanedanının
içine düştüğü ac-ziyetin nedenini kritik etmek ve bu feci akıbetten ders
çıkarabilmektir.
Vahidettin Abdülmecid'in 42. ve son
çocu-ğudur. Annesi Dördüncü İkbal Gulüstü Hanım efendidir. 4 Ocak 1861 de
Dolmabahçe sarayında doğmuştur. Babası,
1 yaşına basmadan, annesi de takriben 5 yaşına girmeden ölmüşlerdir.
Kendisin-den 5 yaş büyük ablası Mediha ile üvey annelerinin gözetiminde
büyürler. Mediha Hanım ilk evliliğini
Necip Bey ile yapacak, Necip Beyin ölümünden bir müddet sonra da Ferit
Bey ile (Damat Ferit) evle-necek, 1928 de sürgünde (Sanremo'da) 72 yaşında
vefat edecektir.
Vahidettin gençlik yıllarını
Beşiktaş'taki Fer'iye sarayında geçirecektir. Burada musikî, bin-cilik ve
atıcılıkla da ilgilenmektedir. Önemli me-raklarından biri de fıkıhtır.
Hatıralarında bu husus-la ilgili olarak şöyle demektedir; "Ben
şehzadeli-ğimden beri doğu bilimleri ve İslam felsefesiyle uğraşırdım" (2)
O yıllarda tarikatlerle de münasebet
kurar, Gümüşhanevî Dergahına bağlanır. 20 yaşında Emine Nazikeda Hanımla
evlenir. Tek eşliliğe ka-rarlı olduğu ancak bu evliliğinden üç kızı olduğun-dan
ve hanımının hastalığından dolayı ikinci bir evlilik daha yaptığını görüyoruz.
Bu ikinci hanım-dan (Meveddet) ilk ve tek şehzadesi (Ertuğrul olur) Ertuğrul'da
1944 te Kahire'de 32 yaşında garip bir şekilde hayata veda edecektir.
Vahidettin'in şık giyindiği
elbiselerini ya-bancı mağazalardan temin ettiği rivayet edilmekte-dir. Giyim
kuşam hususunda kızı Sabiha Sultan ha-tıralarında şunları anlatmaktadır:
"annem bizler için her şeyde olduğu gibi giyinmemize de çok ihti-mam
ederdi. Kendisi emsalinin mevcudiyetinden bile haberdar olmadıkları giyim ve
usullerini bilir ve her fırsatta tatbik ederdi. Halam Mediha Sultan bazen zevci
Ferit Paşanın Avrupa seyahatine çıktı-ğı zamanlar bize Çengelköy'e gelir on beş
yirmi gün kalırdı. Paşa İngiliz usullerine çok riayetkar ol-duğundan halam
akşam yemeğine dekolte elbise ile oturur ve annem kendisine bu kıyafette
refakat ederdi." (3).
Hilafet makamını işgal eden kişinin
(Vahi-dettin) bizzat kendi hanımları, kızları ve torunları-nın giyim ve kuşam
ile ilgili fotoğraflarını merak edenler; "Şah Baba" isimli kitabın
ilgili bölümleri-ne bakabilirler. Maalesef
son eşi Nevzat Hanım hariç Vahidettin'in hiçbir hanımı, kızı ve
torununu tesettürlü göremeyeceksiniz.
Rivayetlere göre sa-ray yani hanedan batılı yaşamın bizzat öncüsü
du-rumundadır. Batılılaşma halka saraydan enjekte edilmektedir.
1917'nin 15 aralığında o gün Mirliva
(Tuğ-general) olan Mustafa Kemal'le beraber Almanya seyahatine çıkarlar, Bu
seyahatVahidettin'le Mus-tafa Kemal arasında ciddi bir dostluğun temelini
at-maya vesile olmuştur. 1918'in 3 temmuzunda Sul-tan Reşat ölür, 56 yaşında
olan veliaht Vahidettin tahtın varisidir. Kendisi tahta geçmeye pek hevesli
olmamakla beraber şartlar bir yerde onu o makama oturtmuştur. 30 Ekim 1918 de
İtilaf Devletleri (tabi Osmanlı'da) İttifak Devletleri karşısında mağlup
olurlar. Mondros Mütarekesi imzalanır. Vahidettin daha saltanatının dördüncü ayındadır.
Vahidettin'in tahta çıkışıyla (4 temmuz
1918) Mondros Mütarekesinin imzalanması ara-sında 119 gün vardır (30 ekim
1918). Vahidettin'e göre bu aşamadan sonra devletin ayakta kalabilme-sinin tek
şartı vardır. babasından ve abisinden
mi-ras kalan politikayı uygulayarak İngiltere ve Fran-sa'ya dost kalmak,
hadiseleri zamana yaymak. Kızı Sabiha Sultan, Babam kırk yıl imparatorluğu
idare eden ağabeyi Abdulhamid'in İngiliz dostluğu, Fransız yakınlığı
politikasını benimsemişti. Ne ya-zık ki tahta çıktığı zaman iş işten geçmişti.
(4) de-mektedir. Vahidettin ise
"Ben babam Abdulmecit gibi daima İngiltere'nin dostu oldum. İngiltere'nin
insaf ve adaleti sağlayacağına inanıyorum (5) de-mektedir.
Veliaht Abdülmecid'de bir İngiliz
gazete-ciye şöyle demektedir: "Padişah ve ben sizin yardı-mınızı hararetle
istiyoruz. Biz Türkler bütün kültü-rümüzü Fransa ve İngiltere'den aldık"
(6).
Bu sözler hanedanın nasıl bir kişilik
krizi-nin içinde olduğunu göstermeye yeterli değil mi-dir? Bu zihniyetteki
insanların kendi haysiyetleri-nin yanında
ülke haysiyetini de muhafaza edeme-yecekleri ortada değil midir? Nitekim öyle
de ol-muş zelil bir şekilde 600 yıllık memalik-i Osmani-yeden sürgüne
yollanmışlardır. Böyle bir kader kendi elleriyle ettiklerinden dolayı başlarına
gel-miştir desek yanlış mı olur?
Vahidettin ülkeyi terk edişine de şöyle
bir izah getirir: "... bu hareketimle vekili olduğum (!) şanı yüce
peygamberin yolundan giderek diyanet ve İslamî saltanat aleyhinde hareket
etmekte olan-lardan... ayrılarak hicret
ettimse de hiçbir zaman büyük ecdadımdan miras kalmış olan saltanat hak-kımdan
ve hilafetten feragat eylemedim ve eyle-meyeceğim." (7). Ayrıca,
"Talih ve kader bizi vatanımızdan
baid etti ve nihayet buralara kadar gurbetlere attı.... kısmeti-miz ve levh-i
mahfuzumuz böyleymiş. Filhakika insanlar kaderlerinin kasibi olabilirlerse de
haliki olamazlar ve hadisata tahakküm edemezler en basit felsefe-i islamiye
böyledir. Elhamdülillah ben müslümanım mü'tekidim, dinimi diyanetimi bili-rim,
halikime ve ma'buduma aşk ve imanım kavi-dir. Gerçi ahval-ı ma'luma sebebiyle
dinime, vata-nıma, milletime arzum ettiğim kadar hizmet etme-ye vakit ve imkan
bulamadım ise de asla ihanet et-medim. Vakıa sizi mütaalat-ı saiyenizi kabul
edip Anadolu'ya gidemedim. Siz memleketi rufahanızı ve onların maksadını daha
iyi biliyor imişsiniz, za-man size hak verdi. Şimdi burada zelilane ve
sefila-ne kalmaktan ise Anadolu'da at sırtında olmalıy-dık. Zaten ecdadımızın
taşıdıkları sarıklar kendi kefenleriydi. Haklıydınız haklı..." (8)
Sonuç olarak: Ulaşabildiğimiz
kaynakları tetkik edebildiğimiz kadarıyla Vahidettin kendi ifa-deleriyle de
sabittir ki padişahlık makamına hele hilafet makamına hazır olmadığı gibi aslen
laik biri de değildir. Çünkü, gençliği gözetim altında devlet meselelerinden
uzakta geçmiştir. Tahta geçişi bek-lenmedik ve ani olmuştur. Basireti o
kadar zayıftır ki en yakınlarından
gelecek darbeleri daha sezemeyecek, sürgünde ise şöyle diyecektir;
"dün-yada üç mel'un vardır. bunlar bir sac ayağıdır. Birisi bizim hemşire
(ablası Mediha), biri zevci olan Ferit Paşa, biri de oğlu Sami"
Sürgünde türlü vaatlerle yanındaki bir
miktar parayı da kayın biraderi Zeki Bey kumarha-nelerde tüketecek ona dahi
engel olamayacaktır. Kısacası bir zavallı diyebiliriz Vahidettin için.
Merakı olanlar yeri gelmişken "Şah
Ba-ba"yı ayrıca Hüseyin Kâzım Kadri'nin "Meşruti-yetten Cumhuriyete
Anılarım" isimli kitabı okur-larsa körü körüne Osmanlı hayranı
tarihçilerimizin insanlarımızı nasıl yanlış bilgilendirdiklerini
göre-ceklerdir.
Diyebiliriz ki insanlarımızı yalnız
Osman-lı düşmanları değil hayranları da yanlış bilgilendir-mektedir. Bu
vesileyle Allah Vahidettin'in taksira-tını afv etsin diyoruz. Vahidettin ile
ilgili olarak en çaplı ve objektif bir eser olan "Şah Baba"yı da
okurlarımıza okumalarını tavsiye ediyoruz.
MEHAZLAR
1) Bakınız Osmanlı Çağı ve Sonrası, Ümit
Aktaş, s. 225.
(2) Şah Baba s. 31.
(3) A.g.e, s. 39
(4) A.g.e, s. 44
(5) A.g.e., s. 98
(6) A.g.e., s. 99
(7) A.g.e., s. 246
(8) A.g.e., s. 417