Emine ARSLANER
Metin
Köse´nin “yeni nesil, yeni toplum” adlı kitabı kütüphanemin raflarında
tozlanmaya terk edilmişti. İlk birkaç sayfasına göz atıp tadsız bulduğum
kitaplar, diğer belli başlı kitapların ara-sına karışarak kaybolurlar. „Yeni
nesil, Yeni top-lum", kafamı uzun süredir meşgul eden bir konu üzerinde
malzeme teminatı için sayfalarını turladı-ğım bir sırada gözüme çarpan ilginç
bir röportaj sa-yesinde talihsiz sondan kurtuldu. Yazar, Iran İslam devrimini
anlatırken İsmail Bendidaryan ile yapı-lan bir röportaja yer veriyor ve
arkasından konu hakkında kendi çapında fikir eksersizi yapıyordu.
Bendidaryan`nin „Aliyullah nedir?" sorusuna ver-diği cevap söyle: „Biz
İran`da Hz. Ali`ye (hasa) Al-lah diyenleri, uluhiyyet izafe edenleri böyle
anarız ve onları yakarız. Çünkü Hz. Ali`de öyle yapmış-tır."
Yazarın Bendidaryan`nın bu cevabına
bi-naen yaptığı yorum ise söyle: „Evet saygıdeğer okurlar, yukarıdaki röportaj
bizim İran olaylarına bakış açımızı değiştirdi. Bizde Türkiye`li Müslü-manların
pek çoğu gibi Şii deyince Hz. Ali`ye (ha-sa) Allah, en azından peygamber diyen
insanlar sa-nır, haklı olarak küfürle itham eder idik. Oysa İran`da Hz. Ali`ye
uluhiyyet izafe etmenin cezası yakılmak imiş...."
Hayretler içinde müslüman camiayı
temsil eden yazarların, siyasi ve sosyal olayları değerlen-dirirken
kullandıkları perspektifin vicdani ve İs-lam`i duyarlılıktan olabildiğince uzak
olduğunu fark ediyorum. Yazarımız, Bendidaryan`nın ifade-lerine sırtını
dayayarak, uygulanan şer`i hüküm hakkında kaynak tarama ihtiyacını duymuyor.
Canlı canlı yakmak gibi bir katliamın, işlenen cü-rüm ne kadar büyük olursa
olsun, „öldürürken bile güzel öldürünüz!" desturunu şiar edinmiş bir
rah-met peygamberinin dini olan İslam`da kanuni bir ceza-i işlenmiş gibi lanse
edilmesi İslam`a çamur atmak değil de nedir? Salt siyasi ideolojiye hak pa-yı
kazandırabilmek için, Hz. Ali gibi büyük bir rey-biye iftira atarak yapılan bir
İslami savunmanın(!), Kur-an bünyesinde destek bulması ve bu girişimin „kutsal
cihad" olarak anılması mümkün müdür?
M. Köse devam ediyor: „Şah çarşafı
ya-sakladı, Müslüman hanımlar aylarca evlerinden çıkmadılar. Bir gün Şah`in kız
kardeşi Prenses eşref „Çarşaflı bir ülkede olduğumdan dolayı uta-nıyorum"
dedi. O günden sonra çarşaf adeta moda oldu."
Dini uygulamaların İslam`i
literatürdeki yeri araştırılmadan yapılabilecek her türlü siyasal gözlem
yanıltıcıdır. Çarşafın İslam`daki yeri ve dünya çapında sahip olduğu klişe iyi
tetkik edilme-lidir. Sayın M. Köse, bir taraftan çarşafın dini ge-çerliliği
konusunda beyanda bulunmayarak, bu tarz bir giyimin İslami bir gereklilik
olduğu imajını veriyor, diğer taraftan ise İran`li bayanların giydik-leri kara
çarşafların imani değil, siyasi bir aksiyo-nun göstergesi olduğunu, çarşafın
Prensese duyu-lan öfke üzerine tepkisel bir formasyona büründü-ğünü ekliyor.
Ortodoks rahibelerinin üniforması olan ve İslam`a Hıristiyanlıktan sızdığı
kesin olan kara çarşaf, İran`daki uygulamalarla dini kimliğin-den soyunup
siyasi bir içerik kazanıyor. Türki-ye`de muhafazakar kesim arasında yaygın
olarak kullanılan bu libasın hangi kaynaklar aracılığı ile içimize sokulduğu
ise yeniden gözler önüne serili-yor. Tabi ki asıl konumuz çarşaf değil. Aslında
bu yazımda İran olayları gibi benzeri vakaları anlatır-ken gözden kaçırılan, ya
da kasıtlı olarak muğlakta bırakılan noktaların insanların bilinç altlarında
açabileceği derin yaralar ve tedavisi asırlara mal olacak toplumsal buhranlara
dikkat çekmek istiyo-rum. M. Köse gibi, İran İslam devriminin haklılığı-nı,
arkasında ulema ve halk desteği olmasına bağla-yanlar, tarihte halkın
inisiyatifi ve profesyonel dev-rimcilerin(ulema) önderliği sayesinde başarıya
ulaşmış; Kızıl Ordu yürüyüşü ile başlatılan Çin devrimi, Rusya`da ki Ekim
devrimini de doğrula-mak zorunda kalırlar. Çin devriminin ayrıntılarına
indiğimizde halktan alınan desteğin asıl kaynağı-nın ideolojik bir benimsemeden
ziyade, Kızıl Or-du`ya karşı duyulan toplumsal bir sempatiden baş-ka birşey
olmadığını görürüz. Kızıl Ordu askerleri uzun yürüyüşler esnasında zalim toprak
ağaların-dan alınan pirinç, tuz ve paraları köylüler arasında dağıtıyor,
hapishanelerdeki mazlumların kurtarıl-masına çalışıyor ve köylülerin hasat
işlerine yar-dım ediyorlardı. Bütün bunlardan dolayı kendileri-ne müteşekkir
köylülerin davetlerini, rahatsız et-memek, yük olmamak kaygılarıyla reddediyor
ve sokaklarda, kaldırımlarda uyuyorlardı. Aynı şekil-de Çarlık sistemi ve bu
sistemin zulmüne bir baş-kaldırı olan Ekim devrimi, siyasi taktikler sayesin-de
halkın desteğini sağlayarak başarıya ulaşmıştır. Devrimlerin gerçekleşmesinde
en kudretli dinamik olan halk desteğinin, amaçlanan ideolojinin haklı ve
geçerli olduğuna dair bir delil olarak sunulması, Prenses Eşref`e tepki olarak
siyahlara bürünen İran`lı bayanların İslam`i tesettür adına birer örnek olarak
ileri sürülmeleri kadar absürttür. Mutlak ha-kikati belli sloganlara icra
ederek Müslümanlığı fıtri bir imtiyaz olarak kendilerine mal edenler, devrim yoluyla
değişikliği tek çare olarak gören oportünistlerdir. Devrimci islamcı kredo,
otoriteye karşı gelenleri büyülese de doktrinin bütünüyle ta-nıştıktan sonra,
pek az kimse devrim yanlışı İslam-cılara bağlı kalabilir. „Devrimci şiddet
lüzumlu-dur" genel yargısı, İlahi ilkelerinin ışığı altında
de-ğerlendirildiğinde; tevhit gereği fert, toplum ve ev-ren plânında daima
ıslahı, imha ve ihlâle tercih eden bir anlayışla çarpışarak erir ve tükenir.
İstis-mar için değil, imar için feth eden; imha için değil, ıslah için cihad
eden İslam`i mücadele anlayışı, dikta bir otoritenin tek elden organizesi ile,
sonuç-ları belli bir azınlığın menfaatine, çoğunluğun aleyhine gelişecek,
kimsenin tanımadığı, kanun-suz, devletsiz ve otoritesiz bir toplumun
oluşması-na zemin hazırlayacak bir dejenerasyonu onayla-maz. Is ve oluşların
sonuçları onları koordine eden benliklerin niyet ve kullanımlarına bağlıdır.
Ateş yakar, su boğar, bıçak keser... Ve ateş ısıtır, su te-mizler, bıçak hizmet
eder. Kur`an ve onun tebliğci-si, toptan yok etme ve yeniden düzenleme yerine,
var olan değerleri koruyarak imar yolunu tavsiye etmiştir. Mücahitlerin kanı
Al-i Osman ülkesine bir altın ırmağı gibi akarken, atlas örtülü şiltelerde
bin-bir gece masalı yasayan bendegan-i saltanat , vakti-ni hayat muammalarını
çözmek için harcamadığı ve bütün gordiyonları kılıçla kesmeye kalkıştığı için
yıkıldı. Hayatın kılıçla başlayıp, satırla bittiği-ni vehmeden Osmanoğullarını,
nal sesleri, kılıç şa-kırtıları, kan kokusu ve güneşin sert şarabı ile
az-gınlaşan iştihaları batırdı. Süngüyle fethedileme-yecek değerlerin; yani
kültürün, bilimin, beynin zaferi ile Tanzimat devri aydını, ecdadının kendisi
için kurulan bir ziyafet sofrası sandığı Avrupa`yı; erişilmez bir dünya olarak
sayıklamaya başladı. Kapitalizmin harc-ı alem emtiası sahil saraylarını
doldurup, Doğunun en muhteşem sanat eserleri bedestene devredilirken, Tanzimat
aydınları kırılan putların yerine bonmanserden tedarik ettikleri teneke
heykelcikleri koydular. Geçmişimiz çığlık çığlığa şiddetin mağlûbiyetini suratımıza
çarparken, hala şiddet zoruyla mutlak zafer naraları atanlar, İslami cihad
maskesi altında terörist emeller taşıyan eşkiya ruhlardır.