HİKMET AKPUR
Bulan
insan kimdir? Arayan insan kimdir? Ya da bulan nerededir? Arayan nerededir?
Bulan insan varlığın ve onun içindeki
son-suza yolculuğun belli (muayyen) ve somut (müşah-has) bir noktasında duran,
onunla yetinen ve dola-yısıyla sınırları dar insandır. Yani bulmak durağan-lık
(sabitlik), donukluk ve taklidi doğurur. Taassu-ba ve şiddete büründü mü
hakikatin önünde bir per-de olur. Ya da inkişafa ve tekamüle vurulan bir
zin-cir...
Aramak ise sonsuza yürümektir.
Durma-maktır, bir noktada kalıp belli ve somut olmayı de-ğil, muayyen bir
sonsuza, hiçbir durakta, hatta ey-leşmeden sürekli yeni yeni menzil-lere
varmayı seçmektir. Arayan in-san; yetinmeyen, kanmayan, doy-mayan insandır.
Yani arayan dura-ğanlık yerine hareketi, donukluk ye-rine canlılık ve cehd
isteyen ve ona sarılandır.
Arayan insan, belki de Kur'an'ın
deyimiyle, "sabikun bi'l-hayrat (hayırda yarışanlar)"dır.
"Sonra Kitabı, kullarımız
arasından seçtiklerimize miras ver-dik. Onlardan kimi, kendisine zul-meder,
kimi muktesiddir (orta yollu-dur), kimi de Allah'ın izniyle hayır-larda önce
geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur."
(El-Fatır-
35/32)
Ya da rüşdü araştıranlardır:
"İçimizden
müslümanlar da var, (hak yoldan) sapanlar da var. Teslim olanlar rüşdü arayanlardır.”
(el-Cin:
72/14)
Görülüyor ki, teslim olan için rüşdü
bulan değil, rüşdü arayan denmiştir İlahi Kelam'da. Yani teslimiyet aramakla
oluşur; durmakla değil. "Alemlerin Rabbine teslim oldum." (el-Bakara:
1/131) demek, her oluşda ve durumda teslim ol-maktır. Yoksa mazide kalan bir
lafız ve beyanla is-tikbalde de cari olacak sürekli, kaybedilmez bir sı-fat ve
fiil değildir teslimiyet.
Aramak yorulmaktır, rağbet etmektir,
yö-nelmektir; sonsuzluk çizgisinde hiç boşluk bırak-madan.
"Boşaldığın vakit, tekrar çalış ve
yorul. Rabbine rağbet et (O'na yönel)"(el-İnşirah: 93/7-8)
Bu ma'nada durmak; durağanlık, donukluk
ve gerileme demek olacağından kendine bir zulüm-dür. Nitekim yukarıda geçen
el-Fatır: 32. Ayette de beyan edildiği gibi, Kitab'ın mirasçısı kullardan ki-mi
mirasa hiç dokunmadığı, kendi maslahatına mi-rası çalıştırıp, canlı tutmadığı
için, zamanla payına düşenin kıymeti kaybolmuş ve yitirilmiştir. Onlar,
miraslarından kendilerine düşeni dondurup, zayi ettikleri, adaletten ve yoldan
saptıkları için zulme bulanmışlardır. Bunlar rüşdü aramada gevşek ve gafil
davrandıkları için yolun reh-beri adalet ve mizan nizamını terk etmişler,
kaybetmişlerdir. İşte nef-sin içine gömüldüğü, karanlık, zu-lüm: kendini
yitirme...
Kimileri ağır ve orta yollu gider.
Salih bir toplumun belki de en yaygın kesimidir ki bunlara muktesid diyor
kur'an. Bunlar her zaman hayırda yarışanlar ve sadık imamların rehberliğine
ihtiyaç du-yarl. Ancak bu vesileyle hem hayra sevk edilirler, hem de adalet ve
mi-zan nizamının destekleyicileri olurlar.
"Rabbinizden bir mağfi-rete:
Allah'a ve Rasullerine iman edenler için hazırlanan, genişliği gökle yerin
genişliği kadar olan cennete yarışın. İşte bu, Allah'ın lutfudur ki onu
dilediğine verir. Al-lah, azim fazl sahibidir." (el-Hadid: 57/21 ve bkz.
Al-i İmran: 3/133)
"Rabblerine olan haşyetten dolayı
titrer-ler." "Rabblerinin ayetlerine iman ederler."
"Rabb-lerine şirk koşmazlar" "Verdiklerini, Rabblerinin huzuruna
dönecekleri düşüncesiyle kalpleri ürpe-rerek verirler." "İşte onlar;
hayır işlerine koşarlar ve onlar hayır için önde giderler." (el-Mu'minun:
23/57-61)
O halde arayan insan ne aradığını
bilme-den arayan şaşkın değildir. Sonsuza doğru bir ara-yıştadır, ama sonucu
olmayan bir arayış da değil.. Bilinmez bir noktayı değil; ma'lum ama henüz
za-hir bir olmayan bir menzili arayıştır murat: Rabbi-mizden bir mağfirete,
Rabbine kavuşmadır, hedef. Gaye, insan aklının ancak idrak edebileceği
-geniş-liği gökle yerin genişliği kadar olan- sonsuz güzel-lik boyutuna
(cennete) kavuşmaktır. Cennet arayan için konaklamayı umduğu son menzildir.
Ancak hiç kimse bu dünyada, bu menzilde, bu arayışın so-nucunu tamamlayamaz.
Allah'ın kendisiyle muka-lemede bulunduğu Musa dahi bu isteğine
kavuşa-mamıştır.
"Musa, tayin ettiğimiz vakit
bizimle buluş-maya gelip de Rabb'i O'nunla konuşunca: 'Rabbim! Bana (kendini)
göster, sana bakayım?.." dedi. Bu-yurdu ki: "Sen beni göremezsin,
fakat dağa bak, eğer o yerinde durursa, sen de beni göreceksin." Rabbi
dağa görününce onu darmadağın etti ve Mu-sa da baygın düştü. Ayılınca:
"Seni tesbih ederim, sana tevbe ettim, ben mü'minlerin ilkiyim."
dedi." (el-A'raf: 7/143)
Bu niçin böyledir acaba? Herhalde
hiçbir insanın -Rasullerin bile- vus'atinin kaldıramayaca-ğı, bu menzilde, bu
bünyeyle kalamayacağı bir noktadır da ondan. Adem'in arz-ı dünyaya inmesi bir
vecihden böyledir denebilir mi?...
"Buyurdu: Biribirinize düşman
olarak inin, sizin arzda bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir."
(el-A'raf: 7/24)
Böyle buyurdu, çünkü Allah, Adem'i iki
izafi kutublu, iki cihetli yaratdı. Oysa ki cennette tek cihet vardır, o da
mutlaktır. İki izafi kutubla tek mutlak kutub çelişir. İki yön, iki kutub, tek
kutubda bulunmaya dayanamazdı. Bu illetden dolayı Adem zelleye düştü ve fıtrat
gereği ve bulunduğu mekan gereği mutlak kutba varmak istedi. Melek olmayı,
yahud ebedi olmayı arzulayarak kendi öz gerçeği-ni, zatını, yani iki
cihetliliğini unuttu. Zaten İblis O'nu cennete ancak bu yolla vesvese verip aldata-bilirdi. Çünkü henüz
Adem o mutlak ortamda ikin-ci cihetinin farkında değildi, uyarıcı (yani
aldatıcı İblis) olmaksızın bunun farkına varamazdı. Niha-yet maksad hasıl oldu
farkına vardı da, ikinci mer-haledeki durağı olan asıl imtihan mekanına indi.
"Nefse ve onu tesviye edene."
"Ona fucuru ve takvayı ilham edene andolsun.”
(eş-Şems:92/8-9)
Kainatta iki kutublu, iki cihetli
insanın ya-şamasına (yani o kutub ve cihetlerin açığa çıkması-na) en elverişli
mekan arz-ı dünya olmalı ki, burada yaşıyoruz. Yani dünya da insanın bu iki
cihetine göre var edilmiştir.
Oysa cennette mutlaklık vardır:
Sonsuz-luk, sonsuz hakiki ve mutlak cemal (güzellik) mut-lak ve ebedi hayır
vardır.Yani tek ku-tub.O halde cennet insanın bu birinci cihetinin
mükem-melliğe kavuştuğu mekandır. Bunun için insan bu dün-yada bu haliyle
arayışında mutlak neticeye varamaz, mutlak bir mer-haleye erişemez. Yani insan
tabiatı-nı melekleştire-mez, melekleşe-mez. Kısaca bu dünyada hangi ci-hetten
olursa ol-sun, mutlaklığa e-rişilemez. Mutlak tek kutub sadece cennette ve
sadece cehennemde vardır. İnsandaki iki kuvvenin -fucur ve takva kuvveleri-
kıyamet sonrasında ikiye ayrı-larak cennet ve cehennem diye mutlak ifadesini
bu-lur. Cennete bir misal:
"Orada ne boş bir söz ve ne de
günaha so-kan bir laf işitmezler." "Duydukları söz, yalnız 'se-lam,
selam'dır." (el-Vakıa: 56/25-26)
Cehenneme bir misal:
"Hücrelere
işleyen bir aterş ve kaynar su içinde." "Kara duman bir gölge
altında" " Ki ne serindir, ne de faydalı" (el-Vakıa: 56/42-44)
Bir insanlık toplumu bu iki kutubtan
han-gisine olursa olsun, mutlaklık derecesinde yaklaş-maya çalışmışsa muhakkak
ya helak olmuştur, ya da azaba uğrayıp, dalalete sapmıştır. Çünkü olması
gereken hidayet, hak ve adalet- fıtrat üzere yürü-mek yerine, Sünnetullah'a
mukabil onu değiştirme, dönüştürme, ikiden birini mutlaklaştırma seçil-miştir. Kur'an-ı Kerim, insanın ikinci
kutbunu (ya-ni beşeri yönünü) insanlık
ve toplum düzeni için mutlak mihver ve merkez yapanlara karşı, onu asıl
mihverine çekmeye çalışan Rasullerine isyan ede-rek, helak edilen toplumların
kıssalarını tekrar tek-rar anlatır. Bunu çoğu kimse bilir. Bir başka misal de
şudur:
"Sonra bunların izinden ard arda
Rasulleri-mizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkaların-dan gönderdik, ona
İncil'i verdik ve ona tabi olanla-rın kalblerine ra'fet (yumuşaklık) ve rahmet
koy-duk. Bid'atleri olan ruhbanlığa gelince onu biz yaz-madık. Fakat kendileri
Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da hakkıyla riayet etmedi-ler.
Biz de onlardan iman edenlere ecirlerini verdik. İçlerinden çoğu da
fasıkdırlar." (el-Hadid: 57/27)
Hakikatin bilgisini arayışta, bulmak,
dur-mak, ilerlememek, yetinmek, lafzın zahirinde kal-mak, bütünden parça alarak
inanmak çok tehlikeli-dir. Daraltılmış ve lafzi sınırını aşamayan
anlam-landırmalar kısır döngünün, dar ufukluluğun başlı-ca sebeblerindendir.
Daha da müşahhas bir ifadeyle, Kur'ani
ve Nebevi nasslardan çıkarılan veya çıkarıldığı zan-nedilen itikad, tefekkür,
idrak, amel tarzlarının bir çoğu kabul-ı umumiyedeki gibi midir? Ya da
üze-rinde icma olduğu yahud ekseriyetin (cumhur-ı ulema) üzerinde birleştiği
ifade edilen bir neticeye muhalif istidlallerin, istinbatların hükmü nedir,
ya-panların durumu nedir? Böyle yapanlara karşı tav-rımız, tahlilimiz ne
olmalıdır. (İmam Gazali'nin Faysalu't-Tefrika isimli eserinde bahsetmeye
çalış-tığımız mevzuyla ilgili mukni izahlar vardır.)
Şimdiye kadar kabul-ı umumi olmuş,
iti-kad haline dönüşmüş telakki tarzlarına muhalif ye-ni veya farklı
telakkilere öfkeyle saldırmak yerine, önce beyan edilenin delillerini tahlil ve
tefekkür-den sonra, şimdiye kadar inanılanın/inandığının, kabul edilenin/kabul
ettiğinin doğruluğunu tahkik daha muvafıkdır. Zira şimdiye kadar
inandığımı-zın, yaptığımızın dışında başka türlü de itikad edi-lebileceğini
(dikkat iman değil), ya da amelde bu-lunulabileceğini her zaman tezekkür etmek
gere-kir. İşte bulanla arayanın arasındaki en mühim fark buradadır.
Bulan insan girdiği, tasvib edip,
benimse-diği herhangi fikri bir mektebin, ya da şuyu bulmuş kanaatın teşkil ettiği bir itikadlar ve ameller
man-zumesini kesin ve nihai netice ve muta kabul edip; bütün vakıa, hadise ve
amelleri buna göre yorum-lar. Bunun dışında başka ihtimal düşünmez. Bun-dan
dolayı dışarıda kalanlara karşı taassub ve ada-vete bürünmesi gayet kolaydır.
Zira sınırları dar, ufku kapalı bir çerçeveye hapsetmiştir kendisini. Çok zaman
insan bunu aşar. Aşabilmek ise araştır-maya, düşünmeye, kalbi genişliğe,
muhabbete, merhamete bağlıdır. Ancak burada marazi bir şüb-heciliğe ve hiçbir
mutlak doğrunun olmadığı, müb-hem, izafi, zati doğrular manzumesine dailik
yap-madığımızı belritmek istiyoruz.
Belirli bir düşünce ve inanışlar
manzume-sinin tahkiksiz, tahlilsiz, tefekkürsüz tarafını tut-mak, müdafaa etmek, 'bulmak' dediğimiz vakıanın
adıdır. Mutaasıbane tarafgirlik beraberinde hizib-leşmeyi getirir. Hizibleşme
mantık örgüsü içerisin-de artık arayış durur. Hayat eseri kaybolur, dura-ğanlık
ve taklid başlar. İftiraklar çoğalır.
Ne olduğunu idrak etmeden, künhüne
var-madan süregelene, herkes nasılsa öylesine tabi olup duranlar bulanlardır.
Kur'an bunlar için, "ata-larını üzerinde buldukları dine tabi"
olanlar der. Ya da "Biz, bize indirilene inanırız" derler.
(el-Bakara: 2/91)
İşte bunlar arayanlara her zaman cebhe
al-mışlardır. Çünki onlar arayanların aradıklarını, kendilerinin bulduklarını
zannettikleri için, onları batıla koşanlar, bid'atçiler, isyancılar, fitne ve
fe-sadçılar olarak telakki ederler. Bunun için değil mi-dir ki bulanların ele
başları (mele'si), bulanları ara-yışa çağıran Nebiler için "bunlar sizin
dininizi de-ğiştirmek istiyor." Derler. Onları toplumun kurulu nizamını,
sabitliğini, nefsi, tatminlerini, alışkanlık-larını ifsat etmekle itham
etmişlerdir. Halbuki Ne-biler onların durdukları noktanın yanlışlığını
gös-termek için çalışmışlardır. Sadece bir noktada du-rup, bu noktaya bakmakla
hayatlarına anlam kata-mayacaklarını, aksine sonsuz ufuklara, ebedilik denizine
açılmaları gerektiğini onlara hatırlatmış-lardır.
"De ki: Size bir tek vaaz edeyim,
ikişer iki-şer ve teker teker Allah için kıyam ediniz, sonra te-fekkür ediniz.
Arkadaşınızda cinnet yoktur. O, an-cak şiddetli bir azabın önünde size nezir
(uya-ran)dır. (Sebe: 34/46)
Arayanlar ise taraf tutmaz. Bu yüzden
hak-kın herhangi bir tarafta bulunabilme veya her taraf-ta eserinin bulunabilme
ihtimaline karşın hemen taraf tutmaz. Tıpkı arının her faydalı çiçeğin özün-den
insan bedenine faydalı bal üretmesi gibi, her ta-rafta bulunabilecek hakikat
özünden insanların maslahatına en yaraşır fikir balını elde etmeye çalı-şır:
"Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın
kendilerine hidayet etti-ği kimselerdir ve onlar akl-ı selim
sahibidirler." (ez-Zumer: 39/18.)
Ancak burada imanın esaslarıyla,
İslam'ın muhkem esaslarını bahis mevzuu etmediğimizi yi-neliyoruz. Demek
istiyoruz ki, nassların şayet fark-lı anlaşılabilmeleri mümkinse, muhtelif
tefsirlerin mevcudiyetiyle sabitse, yani alimler tarafından umumun kabulüne
muhalif bir izah tarzı vaki ol-muşsa; bunun yanlışlığı yüzlerce delil ile dahi
is-batlansa yine de bu bize, o tefsir sahibini tahkir hakkını vermez. Çünki
müslümanlığı, salihliği sa-bit olan veya küfrü, fıskı, fücuru bilinmeyen
kim-selere böylesi durumlarda lakab takmak, itham et-mek, tahkir etmek asla
doğru değildir; tefekkürün, inkişafın, canlılığın kaybolmasına yol açar.
İnsan-ların hür düşünebilmelerine vurulan bir zincir olur. Oysaki müslüman bir
ilim sahibinin ictihadında, re'yinde küfür ve dalaleti varsaymak doğru
değil-dir.
Tabiiki bu tefekkür tarzının haddini
bilme-yen kimselerin sırf ananevi olandan farklı olmak namına, yeterince vuzuha
kavuşmamış, delili kısır hatalı fikirleri alabildiğince cemiyete yayacağı
en-dişesiyle bakmamalıdır. Velev ki böyle olanlar çık-sa bile hakkı müdafaa ve
izhar edenlerin mükelefi-yeti ıslah ve nasihattir. Kaldıki bu bir rüşd
mesele-sidir. Yani biz haddimizi bilmeden, sınırımızı, ilmi-mizi takdir etmeden
muvazenesiz konuşup yazıyor isek o bizim rüşdden uzaklığımızın ifadesidir. Ama
ehil olmayanı men edecek hikmetli usul bulunmalı. Yoksa böyle olabilir/oluyor
diye kalkıp fikre sınır koymaya kalkışmak bir zulümdür. Bu tıpkı şuna benzer:
Çocuğu kötülüklere hiç alışmasın diye, onu topluma bırakmayan, her zaman
üzerinde gö-zetleyicilik yaparak, gerçekte hayatla toplumla başbaşa kaldığında,
kötülüğü hiç müşahede etme-diğinden, kötülüğe karşı savunmasız bırakan baba-nın
durumu gibidir. Ya da hiç hasta olmamak
için mikropsuz bir ortam yaratmaya çalışmaya benzer. Bu dünyada hastalığın,
kusurun bulunmadığı yer düşünülemez ve iyi de değildir.
"Bizi sırat-ı mustakime hidayet
et." "Ni-met verdiğin kimselerin sıratına""Gazab edilmiş ve
dalalete düşmüşlerin yoluna değil."(Fatiha: 1/5-7)
"Ey iman edenler, Allah'a,
Rasulü'ne, Ra-sulune indirdiği Kitab'a ve daha önce indirmiş bu-lunduğu Kitab'a
iman edin. Kim Allah'ı, melekleri-ni, kitablarını, rasullerini ve ahiret gününü
inkar ederse o, uzak bir dalalete düşmüştür."(en-Nisa: 4/136)
Şayet mücerred iman ettim demekle ve
ba-zı amellerde bulunmakla hidayete kavuşulsaydı ve tamam olsaydı, hiç
bulunulan bir hal ve yapılan bir iş için "bize hidayet et" denir
miydi? Ya da hidayeti hiç kaybetmeme sözkonusu olsaydı mü'minlere, "ey
iman edenler iman edin" denir miydi? O halde hidayet her zaman aldatılma
ve aradığına nihaye-tinde kavuşamama korkusuyla sürekli uyanıklık ve arayıştır.
Hidayet sadece olup ve biten değil, sürek-li 'oluş'tur. Rabb'in her an bir şey
(hal, fiil)de bulun-masına müteveccih olarak her an bir iş ve halde
bu-lunmaktır; Rabb'e doğru.
Hidayet bir nevi arayıştır, kaybolmamak
için. Dalalet bir nevi buluştur, aramak zahmetinden kurtulmak için. Bulmak bir
yönüyle kaybetmektir. Aranan şeyi bulduğunu zannettiği vakit, insan za-manla
bulduğundan gafil olmakta. Çünki o şeyin daima uhdesi, idraki dahilinde olduğu
zannı vardır. Ve nihayette bu biliş, gafletin (yani kaybetmenin) de sebebidir
Aramak sonunda bulmaktır. Zira arayan
sonsuzluk yürüyüşünde hakikatin üzerinde perde-nin olmadığı aleme intikal
ettiğinde artık nefs-i mutmainne; o Rabb'inden Rabbi de ondan razı ola-rak
Halikı'na mulaki olur.
"Ey nefs-i mutmainne"
"Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbi'ne dön." (el-Fecr: 89/27-28)
Beyazıd-ı Bestami bunun veciz bir
ifadey-le şöyle dile getirir: "O aradığını aramakla bula-mazsın. Ama ne
var ki, onu bulanlar da arayanlar-dır."
Arayan insan için "bu hayatın
nasıl yaşana-cağı" sorusunun cevabı önemlidir. Bulan insan için ise,
"bunun sonucunda ne kazanacağım" sorusu-nun cevabı önemlidir.
Mutlak doğrunun kendilerinde olduğun
söyleyen iki büyük fırkanın durumunu Kur'an şöy-le anlatır: "Yahudi yahud
Hıristiyan olandan başka-sı cennete giremeyecek dediler. Bu onların
kurun-tusudur. De ki, "doğru iseniz delilinizi getirin." (el-Bakara:
2/111)
"Yahudiler: 'Hıristiyanlar bir
temel üzerin-de değiller.' dediler, Hıristiyanlar da: 'Yahudiler bir temel
üzerinde değiller.' Dediler. Oysa hepsi de ki-tabı okuyorlar. Bilmeyenler de
tıpkı onların dedik-leri gibi demişlerdi. Artık Allah ayrılığa düştükleri şey
hakkında, kıyamet günü aralarında hüküm ve-recektir." (el-Bakara: 2/113)
"Yahudi veya Hıristiyan olun ki
hidayet bulasınız." Dediler. De ki: "Hayır, biz Hanif İbra-him'in
Milletine uyarız. O, müşriklerden değildi." (el-Bakara: 2/135)
Arayanın rehberi Furkan olan Kur'an ve
Sünnet olmalı ki; araması gerekenlerle, terk etmesi gerekenleri ayırt edebilsin
insan. Arayan önce Kur'an'ı ve Sünnet'i aramalı ve aynı zamanda Kur'an'la ve
Sünnet'le aramalıdır. Zira aramak dur-maz ve bitmez. Kur'an'ın harfleri ve
kelimeleri mahdud metin denizinde dolaşıp da hayatın uçsuz bucaksız ummanına
açılmamak, ya da o denizden o umman için yol tayin etmek, sonuçta şaşkınlığa ve
bozulmaya yol açar. Aynı şekilde zıddı da doğru-dur.
Kur'an'ın ve Sünnet'in mana, irfan ve
mu-habbet ummanına girmeden hayatın dar yollarında, karışıklık ve karanlığında,
uçsuz-bucaksızlığında yön tayin etmek de imkansızdır. Bunun için iki de-nizi
birleştirmeli; iki denizin birleştiği yere gi-dilmeli, oradan gidilmelidir.