ÇEV: SELAMİ ÇEKMEGİL
Cenaze
geçtiği zaman sinekler bir bulut halinde lokanta masasını terkedip ardından
seğirttiler ve birkaç dakika sonra geri geldiler.
Hepsi erkek ve erkek Çocuklardan oluşan
(kadın yok) küçük cenaze topluluğu nar yığınları, taksiler ve develer arasından
pazar yerini kısa ağıtlar söyleyerek yarıp geçtiler. Gerçekte sinekleri
cezbeden şey burada cenazelerin sanduka içine konmaksızın sadece bir beze
sarılarak, kaba tahta-dan bir tabutla dört arkadaşın omuzunda taşınması-dır.
***
En az yirmi bininin giydiği paçavradan
başka bir şeyi olmayan ikiyüzbin nüfuslu böylesi bir şehir içinden geçtiğiniz
ve halkın nasıl yaşadığını ve bundan da daha kolay nasıl öldüğünü gördü-ğünüz
zaman insanlar arasında yürüdüğünüze inanmak güç bir iş olur. Bütün
müstemlekeci imparatorluklar gerçek-te bu realite üzerine ku-rulmuşlardır.
Bütün halk esmer yüzlüdür; bunun yanında çok da kalabalıktır. Acaba on-lar da
sizin gibi beni beşer midirler? Hatta bir isim sahibi midirler? Yoksa nihayet
arılar ve haşârat kâ-dar ferdiyet sahibi olan birbirinden tefrik edilmez
kahverengi varlık mıdırlar? Arzdan çıkarlar, birkaç yıl için terler, açlık
çekerler ve sonra da mezarlığın küçük yığınları içinde batâr giderler. Hiç
kimse git-tiklerini anlamaz bile.
***
Parkta ceylanlardan birine yiyecek
veri-yordum.
Ceylanlar canlı oldukları sürece iştah
açıcı gözüken hemen hemen yegane hayvanlardır. Ger-çekten insan bunların
butlarına bakarken nane so-sunu hatırlamaktan kendini alamaz. Benim yem
verdiğim ceylan, bu düşüncenin zihnimde oldu-ğunu bildiği için, tuttuğum ekmeği
aldığı halde benden hoşlanmaz gözüktü. Ekmekten çabucak küçük bir parça ısırıp
başını eğerek bana tos vur-maya çalıştı. Sonra bir başka küçük parça daha aldı
ve gene tosladı. Muhtemelen beni uzaklaştırabilse ekmeğin herhangi bir şekilde
havada asılı kalacağı-nı sanmıştı.
Yolda çalışan bir Arap amele, ağır
kazma-sını indirerek, çekingen bir şekilde bize doğru ya-naştı. Ceylandan
ekmeğe, ekmekten ceylana, sanki hayatında böyle bir şey daha evvel hiç görmemiş
gibi, bir çeşit hayretle baktı. Nihayet mahcup bir eda ile Fransızca,
"0 ekmeğin birazını
yiyebilirdim": dedi.
Bir parça kopardım, minnettar bir halde
üstündeki çulunun altında gizli bir yere özenle yer-leştirdi. Bu adam bir
belediye işçisidir.
***
Bedeni iş yapan bütün insanlar kısmen
gö-rünmezdirler; yaptıkları iş ne kadar çok önemli ise o kadar az fark
edilir-ler. Yine de beyaz derili daima daha çok dikkat çeker. Kuzey Avrupa'da
tarla süren bir işçiyi gör-düğünüz zaman muhte-melen ikinci bir nazar daha atfedersiniz.
Ce-belitarık'ın güneyinde veya Süveyş'in doğu-sunda herhangi bir yerde ise onu
farketmeniz tesa-düfendir. Bu her yerde dikkatimi çekti.
Tropikal
bir bölgede ise insanın gözü her şeyi görür ama insanı görmez. Kurumuş toprağı,
dikenli kaktüsü, palmiye ağacını, uzak dağları bile görür de kendi bağında
toprağını süren rençperin asla farkına varmaz. 0 toprakla aynı rengi taşır ama
ondan çok daha az ilginçtir görülmek için...
İşte sırf bundandır Asya ve Afrika'nın
aç ülkelerinin turist uğrakları olarak kabul edilmeleri.
Hiç
kimse sefalet bölgelerine ucuz bir gezinti yap-mayı düşünmez. Ama insanların
esmer olduğu bu yerlerde ki sefalet farkedilmez bile...
Fas, bir Fransız için ne ifade eder?
Bir por-takal bahçesi, ya da resmi nitelikte bir iş. Peki bir İngiliz'e ne
anlatılır? Develer, kaleler, palmiye , ağaçları, lejyonerler, bakır tepsiler ve
eşkiyalar.. Bir kimse orada, muhtemelen, bir hayat gerçeği olarak insanların
onda dokuzunun erozyona uğra-mış topraktan biraz daha yiyecek çıkarabilmek için
bitmez tükenmez, iflah kesici bir mücadele içinde olduklarının farkına varmadan
yıllarca yaşayabilir.
Fas'ın büyük bir kısmı, üzerinde
tavşandan daha büyük bir vahşi hayvanın yaşayamayacağı kadar terkedilmiştir.
Bir zamanlar ormanlarla kaplı olan bu geniş sahalar, toprağı tam manasıyla
kırık tuğlaları andıran büyük bir çöle dönmüştür. Ma-mafih oldukça geniş bir
kısmı büyük emekler sar-fedilerek ekilebilir hale getirilmiştir. Tersine
çev-rilmiş büyük "L" harfi gibi eğilmiş uzun kadın dizi-leri, dikenli
tohumları elleriyle ufalayarak tarlanın bir tarafından diğer tarafına doğru
ağır ağır ekmeye çalışırlar. Burma yapmak için yonca toplayan renç-ber ise onu
her dalda bir veya iki santim kurtarmak için dermez de tek tek topraktan çeker.
Saban ise al-tında, toprağı dört beş santimetre derinliğe kadar
karıştırabilecek demir kazık takılı, kolaylıkla o-muzda taşınabilen ağırlıkta,
tahtadan adi bir şey-dir. Kullanılacak hayvanların gücüne ancak muka-bele
edebilecek kadardır. Normali, birlikte koşul-muş, bir öküz ve bir eşekle
toprağı sürmektir. İki eşek yeterli gücü sağlayamaz; fakat öte taraftan iki
öküzün beslenmesi de biraz fazla tutar. Çiftçilerin pulluğu yoktur.
***
Her ikindi evimin önünde her biri
yakacak odun yükü taşıyan ihtiyar kadınlar dizisi geçer. Bunların hepsi
yılların ve güneşin altında mumya-laşmışlardır ve hepsi ufak yapılıdırlar.
İlkel top-lumlarda belli bir yaştan sonra kadınların bir çocuk cüssesi kadar
küçülmeleri genel bir durum arz eder. Bir gün önümden bir odun yükü altında
boyu 1.25'ten daha fazla olmayan zavallı, yaşlı bir mah-luk geçti. Durdurdum ve
avucuna birkaç kuruş sı-kıştırdım. Bunu; kısmen minnettarlık fakat esasta
şaşkınlık ifade eden hemen hemen fıgan diyebile-ceğimiz tiz bir feryadla
karşıladı. Sanırım kendi nokta-i nazarında varlığını farketmiş olmakta ben
hemen hemen tabiat kanunu bozmuş oluyordum. 0, bir yaşlı kadın, yani bir yük
hayvanı olarak duru-munu kabullenmişti. Bir aile seyahat ederken, baba ile
oğlunu önde eşek üstünde, onları takip eden bagaj
yüklü yaşlı bir kadını arkada yaya giderken görmek çok tabiidir.
Fakat bu insanlar hakkında asıl garip
olanı görülmez oluşlarıdır. Haftalarca yakacak odunla-rıyla yaşlı kadınlar
dizisi, daima günün aynı saatle-rinde evimin önünden geçmişlerdi. Her ne kadar
onlar kendilerini gözbebeklerime kaydetmişler idiyse de ben onları gerçekten
görmüş olduğumu söyleyemem. Yakacak odunlar geçiyordu o kadar; ben böyle
görmüştüm. Yalnız bir gün tesadüfen, arkalarında yürürken bir odun yükünün
garip şekil-de aşağı yukarı hareketi, altındaki insan varlığına dikkatimi
çekti. İşte ilk defa o zaman ezici ağırlığın altında ikiye büzülmüş bir deri,
bir kemik vücutla-ra, toprak renkli zavallı vücutlara dikkat ettim. Ama Fas
topraklarına ayak basışım üzerine henüz beş dakika olmadan eşeklerin fazla
yüklendiklerini görüp de köpüren yine bendim. Eşeklere çok kötü muamele
edildiğinde şüphe yok. Fas eşeği bir Sen Bernard köpeğinden daha iri değildir,
ama İngiliz ordusunun 1.50'lik katırlarına bile çok gelecek bir yük taşırlar.
Çok kere de yük palanı haftalarca sır-tından çıkarılmaz. Özellikle acı olanı şu
ki bu hay-van dünyadaki hayvanların en uysalıdır. Yulara ve geme ihtiyaç
göstermeksizin efendisini bir köpek gibi yıllarca takip eder. 12 yıl kadar
sadakatle hiz-metten sonra ansızın ölüverir. Efendisince bir çu-kura yuvarlanır
ve daha soğumadan köyün köpek-leri bağırsaklarını parçalayıverirler.
Böyle bir şey insanın kanını kaynatıyor
da insanların ıstırabı bunu yapmıyor. Yorum yapmı-yorum; sadece gerçeği işaret
ediyorum. Esmer in-sanlar görülmezlik durumundadırlar. Herkes sırtı yükten yara
olmuş bir eşeğe acıyabilir. Ama eğer bir kimse odun yükü altında ezilen yaşlı
bir kadının farkına varabilirse bu bir nevi tesadüftür.
Leylekler kuzeye uçarken zenciler
güneye yürüyorlardı.. Uzun ve tozlu yatay bir sütun halin-de piyade, havan
topçuları ve sonra yine biraz piya-de, tamamı dört-beş bin adam, botlarının
sert vu-ruşları ve demir tekerleklerin gürültüsü içinde yol alıyordu.
Bunlar Senagalli'ydi; Afrika'nın en
siyah zencileri. 0 kadar siyahtırlar ki, bazen boyunların-daki saçın nereden
başladığını görmek zor olur. Muhteşem vücutları hazır yapım, haki üniformala-rı
içinde gizlenmiş, ayakları odun bloklarını andı-ran botlar içine sıkışmış ve
miğferleri başlarına kü-çük gözüküyordu. Hava çok sıcak ve adamlar uzun yoldan
gelmişlerdi. Sırt çantalarının ağırlığı altın-da yere çöktüler. Şaşırtıcı
duyarlılıktaki siyah yüz-leri terden parlıyordu.
Geçerken uzun ve çok genç bir zenci
dön-dü. Göz göze geldik. Bana bakışı hiç değilse umdu-ğunuz cinsten bir bakış
olmamıştı. Düşmanca, nef-retkar, asık ve hatta müşteki bile değildi. Mahcup ve
iri gözlü zencinin, derin hürmet taşıyan bir bakı-şı idi.
Neden böyle olduğunu anladım. Fransız
vatandaşı olan; bu sebeple ormandan yerleri temiz-lemek için getirilen ve
garnizonda frengi illetine yakalanan bu çocuk gerçekten beyaz derililere kar-şı
hürmet hisleriyle doluydu. Beyaz ırkın efendileri olduğu öğretilmişti ona, ve o
hala inanıyordu buna.
Fakat siyah ordunun geçişini gördüğü
za-man her beyaz adamın (ki bu adam kendini sosya-list de tanısa bu konuda iki
paralık önem taşımaz) düşündüğü bir mesele vardır: "Biz daha ne kadar bu
insanlarla oynayabileceğiz; onlar silahlarını ak-si istikamete çevirmeden önce
daha ne kadar?"
Gerçekten calibi dikkattir: Her beyaz
ada-mın zihninin bir köşesinde bu düşünce mutlaka yerleşmiştir. Bende bu
düşünce var; diğer gözlem-cilerde de var, terleyen atların üzerindeki
subaylar-da ve yedek subaylarda da var.
Bu hepimizin bildiği; fakat
söylemeyecek kadar zeki olduğumuz; sadece zencilerin bilmediği bir nev'i
sırdır.
Gerçekten de, tepesi üzerinde
parıldayan kağıt parçalan gibi uçuşarak aksi istikamette giden iri beyaz kuşlar
altındaki o uzun, sükunet içinde yol alan asker sütununu, bir veya iki
uzunluktaki silahlı insan dizilerini görmek bir sığır sürüsünü seyret-mek
gibiydi.