MEHMET ALPTEKİN
Vasıfsız,
ölçüsüz, ilmi ve akli kriter ve kıs-tasları olmayan kemiyet(çokluk)lerin bir
öneme sahip olmadığını, dolayısıyla keyfiyeti değil, ke-miyeti esas alan fert
veya toplumların hayatta başa-rılı olamadıkları tarihi vakalarla
kanıtlanmıştır. Bı-rak başarı sağlamak, çoğu kez çokluk tarafı felaket kaynağı,
murdarlık batağı oluverir. Seviyesiz, pis bir çoğunluğa ilk etapta katılma
eğilimi insanda u-yansa bile, bu eğilim akıl nurunun ışığında canlan-mış değil,
bilinçsiz ve duygusal olarak belirmiştir.
Bir ayeti celilede: “De ki pisin
çokluğu tu-hafınıza gitse de, pis ile temiz denk olmaz. Ey akıl sahipleri
Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtu-luşa eresiniz.” Maide/100
Günümüzde hakka değil, çokluğa itibar
edilir olmuştur. Geçimini hırsızlıktan, yolsuzluk-tan sağlayan bir köy hal-kı,
bir teşkilatın mensup-ları arasında onlar gibi olmayan biri veya birkaç kişi o
kalabalık nazarın-da haksız, hor ve toplu-ma ayak uyduramayan bir gerici
telakki edil-mektedir. Böylesine psi-kolojik baskı ile yüz yüze olan bu
azınlık, eğer tak-va zırhına (Maide:100) bürünmez de gevşek davranırlarsa
onların po-tasında erimeye mahkum olurlar.
Körler topluluğunun yaşadığı bir adaya,
gözü olan bir adamın ayağı düşer körlerle konuşur-ken gözünün gördüğü eşyadan
söz edince; körler, onun psikolojik bir rahatsızlığı olduğu dolayısıyla bazı
isimleri söyleyerek sayıkladığı gerekçesiyle yakalayıp doktora götürüyorlar.
Adam her ne ka-dar: ben hasta değilim, sayıklamıyorum, isimlerini söylediğim bu
şeyleri görüyorum, gördüklerimi konuşuyorum, siz görmediğiniz için bunları
bilmi-yorsunuz.” diyorsa da kimse aldırış etmiyor. Mua-yene eden doktor da
kördür. Elleriyle yoklayıp muayene ederken, elleri adamın iki gözüne doku-nur.
Doktor: adamın niçin sayıkladığını şimdi anla-dım, yüzünde iki çıkıntı var,
onları ameliyatla ala-cağım, o zaman rahat eder, der. Adam: aman ne
ya-pıyorsun, onlar benim gözlerimdir, diye bağırıp çağırıyorsa da dinleyen kim?
İşte basiretleri kör, hakkı görmeyen
kala-balıklar arasında yaşayan basiretli, hak yanlısı azınlık, takva zırhına
bürünmez. O toplumun seline kendilerini bir kaptırdılar mı, o toplumun birer
uy-dusu, üyesi oluverirler.
İlim ve bilinç özelliğine sahip olmayan
ka-labalıkların Kur'an'da yerildikleri, çokluğun Al-lah'a, onun dinine
inanmadıkları, Allah'a karşı şük-retmeyen nankörler olduğu ifade edilmektedir:
“Bilakis onların çoğu bilinçsizdirler.”
Ankebut/63
“Fakat insanların çoğu bilmiyorlar.”
A'raf/187
“Lakin insanların çoğu iman etmezler.”
Hud/17
“Eğer yeryüzün-dekilerin çoğuna
u-yarsan seni Allah'ın yolundan saptırırlar.” Enam/116
Diğer taraftan Kur'an-ı Kerim, Al-lah'a
iman edip, top-lumda yararlı ve güzel işler yapan, Allah'ın nimetlerini yerli
ye-rince kullanmasını bi-len, nankör ve kalleş-likten sakınarak samimi davranan
insanlarında azınlıkta olduklarını vurgulamaktadır:
“Ancak iman edip, yararlı/güzel işler
ya-panlar(müstesna). Onlar da ne kadar azdır!”Sad/24
“Şükreden kullarım(Allah'ın nimetlerini
yerinde kullanmasını bilen, nankörlük etmeyen) kullarım ne kadar azdır!”
Sebe/13
O halde vasıfsız kemiyetin üyeliğine
aday olmaya değil, keyfiyetin üyeliğine aday olmaya bakmalı. Salihlerden
birinin “ya Rabb beni azlar-dan eyle!” diyerek dua ettiğini duyan biri, ne
de-mek istediğini sorunca,“Sebe/13. ayetinde ki”’ger-çek manada şükredenlerin
azlığı ifade edilen o kul-lardan olmayı istedim' diye cevap verir.
Keyfiyetin kemiyyete galebe çalıp,
üstün geldiğini Kur'an'dan öğrenmiş bulunu-yoruz: bkz. Bakara:249-251, Al-i
İmran:123, Enfal:26
Bir an için keyfiyetin öneminden
gaf-let edip, kemiyyete (çokluğa) aldanan ashap-tan bazı kurmay subayların
Huneyn savaşı sı-rasında: “ Bu ordu hiç yenilir mi?” sözlerinin faturası
kendilerine ağıra mal olmuştu. İlk etapta düşmana yenilip, çil yavrusu gibi
dağıl-mışlardı. Daha sonra yüce Allah onlara zafer ihsan etti. Yüce Allah bu
olaydan şöyle söz ediyor. Mealen:
“Andolsun Allah bir çok yerlerde ve
Huneyn gününde size yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi hayran
bırakmıştı da si-ze hiçbir şeyle yarar sağlayamamıştı. Yeryüzü ge-nişliğine
rağmen size dar gelmiş, sonra arkanızı çe-virerek (savaşmaktan) yüz
çevirmiştiniz. Sonra Al-lah, Resulü ve müminlerin üzerine huzur ve süku-net
indirdi. Ve görmediğiniz ordular gönderdi. (Böylece) kafirleri cezalandırdı.
İşte kafirlerin ce-zası budur.” Tövbe/25-26
İman ve sabır özellikleriyle keyfiyet
ka-zanmış, insanların bu keyfiyete sahip olmayan düş-manlarına karşı onlarca
kat bir güce sahip oldukla-rını Kur'an haber veriyor: “Ey Nebi! Müminleri
sa-vaşa teşvik et! Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulu-nursa (onlardan) iki yüz
kişiyi mağlup eder. Eğer sizden (aynı keyfiyette) yüz kişi olursa kafirlerden
bin kişiyi mağlup eder. Çünkü onlar fıkhetmeyen bir topluluktur.”Enfal/65
O halde başarının sırrı kemiyyette
değil keyfiyette yatıyor.
Ailede, toplumda, ülkenin sevk-i
idaresini deruhte etmiş güç ve potansiyelde iman, sadakat, metanet
özellikleriyle keyfiyet kazanmış, insan unsuru kadar ne para, ne servet, ne
dolar hiçbir şey huzur, emniyet, başarı ve üstünlük sağlamada rol oynayamaz.
Rivayet edilir, Hz. Ömer (R.A.)
arkadaşla-rıyla bir gün geniş bir evde otururken onlara: “Kim neyi temenni
ediyor” diye sordu. Biri:
-Bu evin gümüş para dolusu olup, onu
Al-lah yolunda infak etmeyi temenni ediyorum” dedi. Diğeri:
-Bu evin altınla dolu olmasını ve onu
Allah yolunda infak etmeyi istiyorum.” dedi. Hz. Ömer de şöyle dedi.
-Ben de bu evin Ebu Ubeyde bin Cerrah,
muaz bin Cebel ve Ebu Huzeyfenin azatlı kölesi Salim gibi insanlarla dolu olup
ve onları Allah yo-lunda çalıştırmayı istiyorum” dedi.
Kemiyyeti itibariyle 1,5 milyarı aşan
alemi İslamın, iman, ibadet, sadakat ve metanet gibi key-fiyetlerden yoksun
oluşundan değil midir ki dünya siyaset gündeminin oluşmasında söz hakkına sahip
olamadıkları gibi, ülkelerinde bile halkını yönet-mede emperyalist güçlere
bağımlıdırlar. Bu ümme-tin özelliğini kaybederek böyle bir çizgiye gelece-ğini
rivayete göre Allah Resulü, nübüvvet projek-törü ile 1400 seneyi aşkın bir
zaman önce haber vermişti:
“ Kurtçukların bir yiyecek çanağı
üzerine üşüştükleri gibi, yakında dünyanın her yanından (ecnebi) topluluklar
(sizi sömürmek için) üzerinize çullanacaklar” buyurdu. Ashap:
-Ey Allah'ın Resulü, o gün biz
azınlıkta mı olacağız.
- Hayır, çok olacaksınız. Ancak selin
bera-berinde getirdiği çer-çöp gibi olacaksınız ve Allah düşmanınızın kalbinden
heybetinizi çıkaracak, kalbinize 'vehn'i koyacaktır.” buyurdu. Ashap:
Vehn nedir Ey Allah'ın Resulü?
Vehn: Dünyayı sevmek ve ölümden
hoşlanmamaktır. Buyurdu.
Bugün İslam alemi maalesef bu hali
yaşıyor.
Keyfiyeti oluşturan özellikler göz ardı
edi-lerek vasıfsız kalabalıkları, toplumları idare etme-de öne çıkarak %5'in
%49'a hükmetmesini öngö-ren Avrupa kaynaklı sistem, insanlara hayır değil şer
getirmiştir. Toplumların sorunlarını istenilen sonuçlara bağlayacak, problemlerine
çözüm geti-rebilecek görüş ehli(ehl'ul-hall vel akd) insanlar arasından çıkacak
çoğunluk dikkate alınabilir. Yani bu da kemiyyet bağlamında değil, keyfiyet
nokta-sında geçerlidir.
Otobüse
binenler şoförün kim olacağını seçimle belirlemezler. Ehliyete bakarlar. Bin
kişi ehliyetsize oy verse, bir kişi de ehliyetli şoföre oy verse bir kişinin ki
geçerli olur. Altmış kişilik oto-büstekilerin canını korumak için seçime değil
de ehliyete bakılırken, bir milletin hayatıyla oynaya-cak olan yöneticiler için
ehliyete değil de oy çoklu-ğuna niçin bakılıyor?
Mahmut
Toptaş hoca efendi, ehliyetsiz ka-labalıklara önem vermenin gülünç olduğu
konu-sunda şöyle bir örnek veriyor:
Bakırköy'deki
deli hastanesinde oylama yapılsa, dense ki, bütün doktorlar, hemşireler,
has-talar oylamaya katılacak. Tabii hepsi insan. Hasta-lara iğne vurulsun mu,
vurulmasın mı? Diye oyla-ma yapılsa hangi taraf kazanır. Vurulmasın kazanır.
Peki orada 300 tane hasta, 50 tane de görevli varsa, 50 görevli vurulsun diyor,
300 hasta vurulmasın di-yor. “Efendim memlekette demokrasi var. Bu has-talara
bu ilaçlar vurulmaz” denebilir mi?
Toplum
bazında keyfiyetin önemi ne ise fert bazında da odur. Mesela bir insan boyunun
uzunluğu, adalelerinin kuvvetli, bünyesinin güçlü, yüzünün parlak ve güzelliği
ile değerlendirilme-melidir. Bunların hepsi insan hakikati ve cevheri-nin
haricindedir. İnsanın dış görüntüsü insan haki-katinin biniti ve onun maddi
kalıbıdır. Asıl insanın hakikati aklı ve kalbidir. Hakiki yanı yozlaşmış,
teaffun etmiş ve fakat heykel boyutu gösterişli olan münafıklar hakkında yüce
Allah şöyle buyuruyor: “Onları gördüğün zaman cüsseleri (belki) hoşuna gider,
söz söylerlerse sözlerini dinlersin(ilginç hitabeler, edebi konuşmalar
yaparlar). Halbuki on-lar duvara dayandırılmış keresteler gibidirler.”
Münafikun/4
Sahih
bir hadiste: “Kıyamet gününde bü-yük, etli ve şişman bir adam getirilir. Allah
katında o, bir sivrisinek ağırlığında bile değildir. İsterseniz şu ayeti
okuyun: 'Kıyamet gününde onlara hiçbir tartı kurmayacağız'.” Buhari-Müslim
İbn'u
Mes'ud bir gün ağaca çıkar, zayıf ba-cakları görünür. Gören bazı ashap
bacaklarının za-yıflığına gülerler. Allah Resulü: “onun bacakları-nın
inceliğine mi gülüyorsunuz? Nefsimi elinde olan zata yemin ederim ki, o ince
bacaklar terazide Uhut dağından daha ağır gelecektir.” buyurdu.
Anlaşılan şu ki, kemiyyete değil,
keyfiye-te, posaya değil öze, maddi görüntülere değil ruhi ve manevi yöne değer
biçmeli. Kemiyyet bazında vücudumuzu çeşitli gıda ve vitaminle beslemeye
çalışırken, keyfiyet yönünden de ruhumuzu, kalbi-mizi ibadetle, Allah'ı zikirle
diriltmeye gayret ede-lim. Kuru kalabalıkların arasında değil, ehli zikirle
beraber olmaya, sapıklarla değil sadıklarla hem dem olmaya çalışalım.